• Reklam
  • Reklam
Necip Fazıl'ın Atatürk'ü
Mavi Çınar

Mavi Çınar

POTKAL

Necip Fazıl'ın Atatürk'ü

12 Kasım 2017 - 12:59 - Güncelleme: 12 Kasım 2017 - 15:09

“bir atın umudu yoktur

Onu sırtında şaklayan kamçının umutsuzluğu yürütür!

Bizim hikayemizde biraz böyle” der adamın biri!

Sanki biraz bizimde hikayenin özeti!

 

Hepsi birbirine benzeyen; 10 Kasım’dan mülhem kinaye ile birbirini kemiren adamların yarısı, bizi, Batı'ya; diğer yarısı, Arap Yarımadası’na çekerek; Anadolu’nun, fikren ve fiilen içini boşaltma oyununda, gerek isteyerek, gerek aptallıklarından, yüzyıldır baş rol oynamaktadırlar! 

 

Devletin tutum değişimini ise; feraset ve basiretinin gelişimine ve kendinde azad ettiği müstağni atıklara bağlamak; “mecbur kaldılar” demekten daha iyi niyetli olacaktır. “Birilerini sattı birilerine yaranıyor” demek yerine; Atatürk’te, Necip Fazıl’da, ve daha bir çok düşün ve fikir adamında olduğu gibi, sağduyuya ve basirete doğru atılmış müsbet adımlardır diye yorumlamak gerekir.

 

Murat Menteş’in konu ile ilgili yazısında, güzelinden ruhuna temellendirdiği “Rahmetli Atatürk”ü, okumanızı tavsiye ederim. Son 48 saattir; Peygamber ile kıyaslayarak, Atatürk'ü küçülttüğünü düşünenlere, “demek o kadar mükemmeldi ki, Tanrı tarafından seçilmiş bir beşer ile kıyasa konu oldu” diyecek kadar akıllı Atatürkçü yok mesela! O da; “Atatürk olmasaydı baban Fransız’dı” diye cevaplıyor neyse ki! Teselli oluyoruz, her iki cenahada, zayi oldu denilecek bir “beyin” sıkışmamış diyerekten;) 

 

Zira Atatürk;

''efendiler, dinsiz bir milletin idamesine imkan yoktur,İslam dini öyle yüce bir dindir ki; 'ilim Çin'de de olsa alınız!' diyen  peygamberimizin ümmetiyiz. Biz İslam olduğumuz için geri kalmadık, yüce dinimize ne zaman ki, hurafeler ve bidatlar ilave yapıldı; o zaman gerçek İslam'dan uzaklaştırıldık, onun için bu hallere düştük.'' 

Diyen Atatürk; 

Atatürkçülerin elinde putluğa; İslamcıların elinde “deccal” muamelesine, terk edilemeyecek kadar değerli bir Türk’tür !Peygamber müjdesi ile Türklere emanet edilmiş İslam ise; ellerinde olsa, emanetlerini götürüp Kabe imamına teslim ederek, daha mutlu olacak, milliyetsiz İslamcılara bırakılamayacak kadar kalbidir bu vatanın, beynidir; “kutsal emanet”i ve kaderidir!

 

Ölümünün ardından yazılmış aşağıdaki bu mektup; önce okunup sonra kim tarafından yazıldığına bakılırsa, binlerce insanın ezberini bozacak cinstendir;

 

“Son on beş gündür her sabah yatağımızdan kalkıp Dolmabahçe Sarayı’nı yerinde bulduktan sonra, ona varlık ve mana izafe eden unsurun yok olduğuna inanabilmek, yaban bir idrak işkencesi; Atatürk’ten bir parça halinde kalan bir çok şey arasında onun yokluğu, merkezi olmayan bir daire tasviri gibi, içinden çıkılmaz bir muhal hissi veriyor. Fındığın kabuğunu kırmadan içini yiyen korkunç bir sihirbaz edasıyla ölüm, Atatürk’ü hüviyeti etrafındaki büyük zarfa el değdirmeksizin aldı götürdü..Ölüm, her insanda basit bir tezahür farkı ile aynı marifeti tekrarlamasına rağmen; bu son misalde bulduğu müeyyide kudretini, bütün tarih boyunca sık sık ele geçirebilmiş değildir. Yaratıcının, bir defa bile şaşırmamaya memur sadık işçisi, bu misalde kudretinin her zamanki mevzuu ile mevzuunun bu defaki kudretini bir araya getirdi. Mahalleden bir ölü çıktığı zaman o semt, ister istemez kendisine bir alaka payı düştüğünü kabul eder. Ölümünün mücerred sirayet ve ihtarı küçük küçük bir mesafe yakınlığını, bir nevi akrabalık haline getirdi. Fakat ne de olsa ölen ne kadar içtimai ve herkese ait hüviyet taşırsa taşısın bu bağ, kan ve his yakınları karşısında, sadece yapma bir zihin telaşı uyandırmaktan ötürü bir acı duyurmaz. Bütün dünyada, kralına anası kadar yanacak kimse yoktur. Bu zalim ruh kanununa rağmen bu defa ki ölüm, vatanın her evinden çıkmış kadar göze büyük göründü. Evinizdeki bir kahve fincanının çatlaması, bize Yedikule surlarının çöküşünden daha tesirli geldiği halde; bu defaki ölümü hepimiz, fi’li ve şahsi bir mülkiyet kaybı ifadesiyle duyduk. İçtimai ölüler arasında her evin ölüsü olabilmiş kahramanlar, tek eldeki parmak sayısı kadar azdır.Hiçbir Türk, kendini, devlet reisine, bütün dünyanın bu türlü bir saygı göstereceğini ümit etmezdi. Osmanlı İmparatorluğu’nun yarı dünyaya sahip olduğu devirlerde bile böyle bir  ihtirama  sahip olabilmiş hükümdar yoktur. Avrupa’nın, bize en yabancı milletlerine kadar heyetlerle, askeri kıt’alarla ve en büyük mümessillerle Ankara’ya koşmuş olması gösteriyor ki garp, Atatürk’ün şahsında Türk ehliyet ve kıymetine artık inanmıştır. Bu inandırışın büyük aksiyonunu yapan milli kahraman’ın ölüsü karşısında da hiçbir protokol kaidesinin olmadığı ve hiçbir garplının bir yabancıya göstermediği bir hürmetle şapkasını çıkarmaktadır.Atatürk’ün gözleriyle görmediği bu manzarayı biz yalnız gözlerimize bırakmayarak kesin bir delalet halinde şuurumuza indirmekle mükellefiz O Türk’e, hem Türk’ü, hem de Avrupalıyı inandırabildi. Tarihte büyük bedbinlerle (kötümserler)  büyük nikbinlerden (iyimserler) ibaret iki sıra kahraman vardır. Her şeyi karanlık gören, aydınlığı aramaya doğru gizli bir cehde, aydınlık gören de, öldürücü şartlar karşısında kırılmaz bir mukavemete gebedir.Bence bu fikirlerin ikisi de, dava ve aksiyon doğuracak çapta olmak şartıyla, kurtarıcılara mahsus vasıflardandır. Bedbin kahraman bizi, vücudunu görmediğimiz bir hayata indirmeğe, nikbin kahraman da vücudunu görmediğimiz ölüm tehlikesinden kaçırmaya memurdur. Atatürk’ün ruhi maktalarından (kesitlerinden) bence en alakalısı, o’nun yılmaz ve hezimet kabul etmez nikbinliğidir. Atatürk bu eşsiz nikbinliği, başta ve sonda, biri milletine ve öbürü şahsına ait iki büyük tezahürle vesikalandırdı.Birinci vesika; bir millet için esaret ve mahkumiyet anının bir vakıa halinde teslim edildiği hengamede bu vakıaya inanmayan tek adam o idi. Bütün dünya ile birlikte milleti de kendi ölümüne inandığı vakit, o inanmadı. Bu Atatürk’ün millet ufkuna doğuşu ile başlayan ilk ve büyük nikbinliğinin tecellisidir.İkinci vesika; milli kahraman, hasta döşeğinde günden güne fenalaşırken yakınlarından itibaren bütün Türk milleti’ne kadar herkes ağır bir ümitsizlik içinde boğuluyor; fakat kendisi bir çocuk gibi saffetli, ayağa kalkacağı, otomobiline veya motoruna  bineceği dakikayı bekliyor, ölebileceğine bir an bile mümkün gözü ile bakmıyordu. Bu da sonuncu tecelli.Atatürk, başlangıçta milletinin; sonunda da kendisinin ölümüne inanmadı. Bu iki nikbinlik tecellisinin birinde haklı, ötekinde haksız çıktı. Fakat koca bir millete hayat vesilesi getirmiş bir kahramanın ferdi hayatı olamayacağı için onu ikinci tecellide de haksız bulamayacağız.” NECİP FAZIL KISAKÜREK

 

Virajları keskin memleketin, keskin viraja keskin girilemeyeceğini öğrenemeyen; küpüne zarar sirkelerinin meyvesi beşerleri!

Durum budur! 

“Nikbin”in sadece kelime anlamını kavramış olarak hayatına devam edeceklerden; yada var olduğunu zannettikleri ayrımların, aslında yeterince ayrı olamadığının ayrımına varanlardan olarak devam etme kararını, aynadaki saygıya emanet ediyorum.

 

Her köşeden ayrı demlenir şimdi bu gece tasavvurun çayları; bana hazmetmek düşer öngöremediklerimin yazgısını. Erdem’e sahip olmak, sahip olduğunu uygulamaktan ayrı düşünülmemeli. Bu yüzden; Hikmet’in nirengi noktasından tutabilmek umudu ile önce kendi adıma; ardından, milletçe. Bu noktadan ışık saçanlardan olduğuna inandığım, Sait Başer hocamın, Kutadgu Bilig’ten paylaştığı gibi;  “İnsan, gönlünü çıkarıp avucuna koyarak başkaları önünde mahcûb olmadan dolaşabilmelidir”. Avucumuz, gönlümüzden çıkanlara bazen şaşırsada, dileğim; bu, “yolda olmak” dileğimizin, “irfan” ivmeli, müsbet değişimleri olsun.

 

Böyle günlerde ne mutlu; arkasına “ama” eklemeden, “Ne mutlu Türk'üm diyene”.

Ve ne mutlu; Türklüğün, içine doğulan değil, dil ile ikrarına  işaret edildiğini görene! 

 

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar