OY DİL'İM DİL'İM

Dil canlıdır! Canlı olduğu için de bir gelişime, tekamüle tabidir. Her an gelişen ve değişen, amacı anlaşabilmek, kendini ifade edebilmek olarak kullandığımız bir uzvumuzdur. Öyle ki, bir asır evvel kullandığımız Anadolu Türkçesi ile günümüz Türkçesi aynı değildir. Aynı şekilde halk kültürü ve üst kültürün konuştuğu dil içinde bu geçerlidir. Alt ve üst kültür her zaman için zeminine göre büyük uçurumlar taşıyan iki farklı olgudur. Hele ki monarşilerin, elitlerin olduğu idarelerde.

Bu değişimin, farkın nedeni genel itibarı ile tarihi referans aldığımızda görüyoruz ki siyasi sahanın kararları ile gerçekleşiyor. Bu hususta dil devrimi ve harf inkılabı günümüz Türkiye Türkçesi için mühimdir. Birçok yönden de tartışmaya müsaittir. Harf inkılabının amacı konuşulan dili daha kolay yazıya dökmek ve dildeki tüm seslere karşılık bir harf getirmek diyerekten kabul edebiliriz, bunlar daha ziyade fonetik kısımları. Buna ilaveten tüm devrimlerde ve yeniliklerin tabiatında olduğu gibi, Atatürk devrimleri de buna dahil olmak üzere: eskiyi ret, yeni ulus inşası, zümresiz eşit toplum (kültürel, mezhepsel, etnik vs) yaratma fikri bu devrimlerin amacında egemendir. Bir Türk kimliği ve Türkiye vatandaşlığı ülküsü doğrultusundadır.

Fakat dil devrimi bilindiği gibi tamamen fiyasko ile sonuçlanmış bir girişim olmuştur. Dilde ki Farsça, Arapça ve Batı dillerinden özellikle İngilizce ve Fransızca'dan girmiş kelimeleri ağdalamak ve öz Türkçe'yi hakim kılmak gayesi güdülmüştür. Türkoloji araştırmaları ile Orta Asya Türkçesi temel alınarak eklemeli morfolojisine uygun olarak yabancı kelimelerin yerine türetilen kelimeler komik sonuçlar vermiştir. Halbuki en eski, en kapsayıcı ve zengin bir metin olan Göktürk kitabelerinde dahi Çince ve Soğdca'dan birçok kelime mevcuttur. Bir toplumda, yaşayış şeklinde, hayatın içerisinde karıştığı olmayan bir objeye isim verilmesi zorlama olur. Olmayan şey ise transfer edilir kültürel etkileşim vasıtasıyla. At ve atçılık üzerine Türkçe kelime haznesinin genişliği kadar başka bir dilde bunun literatüel karşılığı yoktur. Ne ile meşgulseniz, diliniz onu ifadede kolaylıklar sağlamak adına zihninde kelimeler açığa çıkartır. Televizyon, telefon, radyo, tren gibi teknolojik yenilikleri biz üretmedik. Üretmediğimiz için de adını biz vermiş değiliz. Mevcut yaşayış içerisinde bulunmayan bir şeye isim vermede suje obje ilişkisi mi aranabilir?

Görüldüğü gibi, bilim ve teknoloji üretmeyen toplumlar üst kültürün, gücün ürettiği şeylere kendinden bir isim koyamaz. Bir isim koysa bile komik duruma düşebilir ve daha önemlisi bu kelimenin kullanımı azınlıkta kalır. Selfie yerine bugün kaç kişi özçekim kelimesini kullanıyor? Veya podyum kelimesi yerine çıkmalık! Veya sigara kelimesi yerine tüttürmelik!
Ortada kendimizin ürettiği, bulduğu yeni bir şey yok. Ne fikir, ne nesne. Bugün tüm felsefi terimler ekseriyetle Fransızca ve Almanca'dır. Bu üst derece soyut fikirlere ise Türkçe karşılık bulmak, ızdırabı şöyle dursun, semantik olarak karşılık bulamıyor. Böyle bir durumda nasıl ithal ettiğimiz fikre ve nesneye kendi kültür ve medeniyet havzamızdan bir ad verebiliriz? Şayet dışarıdan ithal alıp transfer etmeye devam ettiğimiz müddetçe komputer, otomobil, telefon demeye devam ederiz. Nasıl tüm dünya yoğurt kelimesini kullanıyorsa...

Mevcut dilimizin içerisinde ise Farsça ve Arapça lisanlarından kelimelerin bulunması kadar da doğal bir durum yoktur. Sınırımda kim varsa kim ile ticaret yapıyor, savaşıyor, siyasi ittifak kuruyor, açıkçası etkileşime giriyor isem o milletten işime yarayan her türlü kültür öğesini alırım. Her neyse, biz Türkler ister nomad-göçebe ister yarı göçebe diyelim, yazılı kültürü sağlam olmayan milletleriz. Çünkü yazı yazma işi yerleşik, şehirli toplumun muhasebesini yapma ve ticaretini yürütme işidir. Yazının nasıl bir ihtiyaca mukabil icat olduğu tarihle sabittir. Netice itibarı sözlü geleneğin hakim olduğu kitapsız bir medeniyetimiz mevcuttur İslam öncesi. Tek yazılı metinlerimiz kitabeler ve kurgan buluntularından ibarettir. Cebren yahut gönül rızasıyla Müslüman olan Türkler evvela İran üzerinden Acemler ile tanıştı. Bize İslam'ı nakleden İranlılar'dır, dolayısıyla üzüm üzüme baka baka karardık. İlk Türk İslam eserlerine bakıldığında (Kutadgu Bilig, Atabetü'l Hakayık, Divan-ı Hikmet, Divanü Lügati't Türk...) bunu idrak edebiliyoruz. Kullanmış olduğunuz dini kelimelerin, literatürün içeriği o sebepten Farsça kelimelerin çoğunluğu altındadır, (örneğin namaz ve abdest kelimeleri gibi) daha sonra ise Arapça gelir. Kitabi geçmişi güçsüz bir millet olarak bu toplumlardan edebi mahrumiyetimizi din değişikliği ile tatmin ettik. Belirttiğimiz gibi, Türk İslam Kültürünün ilk edebi eserlerinden bu sentez yapıyı çok rahat deneyimliyoruz. Ancak dikkat kesilecek konu çok açık: alınan kelimeler içselleştirilmiş ve toplumun zihin dünyasında yer etmiş midir? Bu kelimeler artık Türkçe'nin malı olmuştur. Ha keza İngilizce günümüzde bu denli geniş bir kelime haznesine sahipse bunun sebebi dışarıdan aldığı kelimeleri "İngiliz" yapmasında gizlidir.

YORUM EKLE